Belirli-zaman-aralıkları

Standard

    Belirli zaman aralıklarının kritiklerinin yapılmasını pek sevmem ben.

    Belirli olgular olaylar yargılar üzerine tartışılmasının gereksiz olduğu kanaatindeyim. Mesela 90 dakikalık bir futbol maçı , 160 dakikalık YGS , ve süresi belirli birçok eylem daha sayılabilir… Kritik yapılması daha çok raporlamak gibi gelir bana ve ben raporlamayı sevmediğimden kritik yapılmasını da sevmiyorum galiba…
   
     Zamanın değerlendirilmesi herkes tarafından her gün yapılır. Bunu belgelemesek te başımızı yastığa koyduğumuzda gözlerimizin önüne gelir o gün neler yaptığımız , neler yaşadığımız… Tekrar yaşarız geriden bakarak irdeleyerek , bazılarımız ince detayına kadar , bazılarımız yüzeysel… Kiminin yapmaya fırsatı olmayacak kadar doludur bile zihni…

    Aralıklarda gelişir bütün olaylar , belirlidir zamanı… Belki de bilinmediğinden incelenmek istenir fakat öğrenildikten sonra hiç irdelenmez ve unutulur… 
    
    Tıpkı aralıklara sıkıştırdığımız anılarımız gibi…

Düşünceler ve Huzur...

Standard
                                                 

                                                          Düşünceler ve insanlık...

   Düşünceler insanı geliştirir... Düşündükçe bir tane daha sen yaratırsın.. Düşündüğün kavrama gore belirlenir bu sayı..

   Kendi hakkında düşünüyorsan yalnızsındır.. İnsan en çok kendi hakkında düşündüklerinden yorulur çünkü... Bir kişi hakkında düşünüyorsan işin biraz kolaydır , farkında olmadan birden iki kişi oluverirsin empati kurarak.. Çok yönlü ilerleyebilen karmaşık bir konuysa işin daha kolaydır... Görünen kavram kadar sen çıkıverır ortaya , farklı her kavramı düşünürken farklı bır sen olursun...

   Evet.. İnsan yalnızdır başını yastığa koyup düşüncelere daldığında... Düşüncelerini genişleterek neden fazladan bir sen daha koyamayasın ki ütopyandaki güvenli ortamına? Daha huzurlu uyuyabilirsin bütün endişeli düşüncelerini sonlandırarak..

   Neden izin veriyorsun iltihaplı düşüncelerin uykunu kaçırmasına? Anlık bı tedaviyle silip atabilirsin onları dünyandan. Gereği olmayan bütün şeyler silinip atılmalı yoksa fazlalıklar yorar zihnini... Neden şimdi yapmıyorsun?

   Neden şimdi uyumuyorsun?
   Evet yapabilirsin!
   Uyuyabilirsin!...

Kazım Koyuncu Anısına..

Standard

           "Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem.Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." 
                                                                                                                              Kazım Koyuncu...

HAYAT-I MAHŞER : 1.BÖLÜM - HAYAT BAZEN...

Standard










NOT: Hikayemize eklenen mekan fotoğrafları ve isimleri tamamen hikayeye renk katma ve yöresel tanıtım amacıyla eklenmiştir. Hiçbir art niyet bulunmamaktadır. Hikayede geçen kişiler ve olaylar ise tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ya da olaylarla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. 


HAYAT-I MAHŞER
1.BÖLÜM – HAYAT BAZEN…
(GELİN spin-off /kardeş dizi-roman)


Yaren… On dokuz yaşında, daha gençliğinin baharında gencecik bir kız. Ailesinin tek çocuğu. Tek olmasına karşın, asla şımarık olmayan, tam tersine aklı başında, yaşından daha fazla olgunluğa sahip bir genç kız. Üniversite öğrencisi… Okul öncesi öğretmenliği bölümünün, ikinci sınıfında. İsmi gibi kendisi de çok güzel olan bir kız Yaren. Okulda ki bir çok gencin hayran kaldığı bir güzelliğe ve ahlaka sahip birisi.
Üniversite Kampüsü

Artık akşam olmak üzereydi. Dersler yeni bitmiş, herkesin üzerinde derslerin verdiği bir yorgunluk vardı. Yaren’in bölümü meslek lisesi öğrencilerinin çoğunlukla girebildiği bir bölüm olduğu için kendi sınıfında hiç erkek öğrenci yoktu. Ancak, diğer bölümlerden de arkadaşlara sahip olduğu için, kız-erkek karışık bir arkadaş grubu vardı ve her gün ders çıkışı bir süre beraber takılır, sonra evlerine doğru yol alırlardı.

Bulut ve Özlem üzerine...

Standard

Bilmediğim bir buluta doğru gidiyor ruhum...
O bulut yüklü mü , yağmur yağdırır mıyım , bilmiyorum...
Bulut uzun mu , ne kadar sürecek bu yolculuğum , bilmiyorum...
Göz göre göre olur da elinden birşey gelmez ya hani , öyle işte..
Bakakalıyorum kendi kendime...
Ben bende değilim dostlar neredeyim bilmiyorum..
Uzaklarda , çok uzaklarda kaldı sevgilim...
Yanına gitmek istiyorum , gidemiyorum...
Kayıp mı ettim mutluluğu?
Ruhum onun peşine mi düştü?
Yoksa bulutun ardında yârim mi var?
Öyleyse daha hızlı gideyim bitsin yolum , kavuşayım güneşime...
Mevsim değişsin bahar olsun ,
yaz yağmuru olup düşerken ben ,
onun ışıklarıyla gök kuşağı oluşsun dünyamızda...
ateş ve su , toprak ve hava gibi...
Bir bütün hayat dolsun yüreklerimize...
Gece olsun ay çıksın ve susalım biz , uyuyalım...
Uyanalım hemen... Görmeden yaşayamam ben seni...

Deniz ve İnsan...

Standard
        Deniz deyince aklımıza mavi-yeşil , serin , sığ-derin sular geliverir hemen... Oysa o güzelliğin insanlarla çok ortak yönü vardır. Mesela denizi seversek su yüzünde kalır hafifleriz , sevmezsek ağırlaşıp boğuluruz.
      
       İnsanlar gibi o da hapseder yüreğinin derinlerine tüm acıları... Sancılardan sedef yapar ve saklar onu kuytularında... Belki dibi ihanetle doludur ama bi taşla bile taşmayacak kadar asildir o...
      
       Denizin de bi yüreği vardır... Dalgalıdır arasıra , o da içindeki pislikleri kıyıya vurur , ama durulup ta o mükemmel manzarayı saklamayacak kadar da zariftir...
      
       Akdeniz , Karadeniz , Marmara ve Ege Denizi... Her yerde sevilir deniz. Mevsimlerle insanın ruhu değişir de onun değişmez mi?
    
      Denizin de yüreği vardır , duymak isteyene anlatır derdini dalgalarının şırıltısıyla... Gönlünü vererek dinleyecek olursan şayet en huzurlu ninni olur uyutur seni oracıkta denizin sesi...
    
      Deniz anadır , içinde çok sayıda türde birey besler büyütür...
    
      Deniz sevgilidir , ona aşık olursan eğer heyecanı , adrenalini , korkuyu son safhada hissettirir insana...
    
      Denize aşık martılarla bir bütündür vapurlar...
    
      Deniz bir portredir , bakınca bir çok anlam çıkarabileceğimiz...
    
      Deniz Dünya'nın 3/4'üdür ama deniz başlı başına bi dünyadır...

Bastırılmış Duygular...

Standard
Evrensel bir yargıdır , insanoğlunun kendisini eksik hissettiği yöne doğru bakması , kendisini tamamladığı yerde huzur bulması. Hiç kimse dört dörtlük değildir. İnsanız hepimizin vardır hataları , ön yargıları , eksiklikleri...
  
   Maddi eksiklikler doğrudan , manevi eksiklikler dolaylı yoldan göze hitap eder.
  
   Gözleri gören ve şefkat sahibi her insan , bir bireye bakıp ta duygularını bastırdığını veya duygularının bastırıldığını gözlerinden anlayabilir. Nefsini beslemeyi bilmeyen , ya da başkaları tarafından yönetilen her insan , açlık ve yoksulluk içerisindeki insanlara yardım edildiği zamanki gibi istemsiz olarak bir atılma içerisindedir. Elbette bir berber kendisini traş edemez  fakat yine de kendisine çeki-düzen verebilir.
  
   Kendisini kontrollü dizginlediğini zanneden her insanda , taşımacılıkta kullanılan atlardaki gibi özgürlük ve istediği yöne koşma hayali vardır.
  
   Eksikliği yüzüne vurulan , dalga geçilen insan her lafı biriktirir kör kuyularında.Biriktirir  ve bir andan sonra , dolma kapasitesine ulaşınca söylenen en son laf , o karanlık kuyuya atılan en son taş , bardağı taşıran son damla misali , o kuyuyu harekete geçirir.Ezelden beri ve kaynağı olmayan bu kuyu artık artezyen kuyusu olup çıkıverir.Bir anda tüm laflar fışkırıverir kalıcı yarayı kanatan o en son kişinin yüzüne.
  
   Kendimizde olmayan özelliklere sahip insanlara hayran olmamız , o insnaları bir nevi kahraman , bir nevi gök kuşağı gibi görmemiz eksikliğimizdendir. ''Neden o öyle ben değilim?'' ve benzeri gibi sözleri kendisini kontrol ettiğini zanneden insanlar sarf eder.
 
   Sevilen yerlere giden yollar misali , insan kendisini araştırırsa , kendi yolunu geliştirip güzelleştirmeye başlarsa o zaman hayatındaki en büyük adımı atmış olur.
 
  Orta derecede bir kenti düşünürsek , kent geliştikçe içe göçler artar. Geliştiği kadar söz edilir , hayran olunur. Dışa göçler çoğaldıkça itilir köhne ve karanlık yalnızlığa. Dışlandıkça kanayan bir yaradır orası. İtildikçe artar yasal olmayan faaliyetlerin sayısı...

  Birden fazla konuya değindim. Farkında olmadan sürç-i lisan ettiysem , yanlış anlaşıldıysam affola....
                                                                                                  

Cam ve kişilik üzerine...

Standard

Arkası karanlık olan cam ayna görevi yapar.Cam gibi, yüreklerin ve beyinlerin manevi görünüşleri de farklı farklıdır.İnsan kişiliği bir nesnedir ve kendine hakim olabildiğince şekillenir kendine hakim olamadığınca başkaları tarafından yontulur. Sayısız kişilik türevleri oluşmuş , hala oluşmakta , ilerde de oluşuma devam edecektir. Her insanın , kişiliğinin farkındalığı ve sahipliğiyle orantılı olarak ruhunda koruyucu bir katman bulunur. 

Sokaktan geçerken bir eve bakıp düşündüğümüzde önyargıya camlarından ulaşırız. Herhangi bir kimse hakkında , beynimizin derinliklerinde filizlenen önyargı da , onun sarfettiği ilk cümlelerden dallanıp budaklanır. 

Kişilik insanın manevi hanesidir. Özellik ve gizlilik derecesini de ancak kişinin kendi hür bilinci belirleyebilir.
Atalarımızın ''Ev alma , komşu al'' sözünden esinlenerek benzer bir deyişle , kişilerle değil kişiliklerle olur bizim esas ilişkilerimiz. Faydalı ilişkiler kendinde eksik olanı ondan öğrenme ya da onda eksik olanı kendinden paylaşma yönünde zararsız ve gayet masum bir şekilde olmalıdır.

Görebildiklerimden ya da sonradan farkedebildiklerimden yola çıkarak , kişilikte kaliteden bahsedebilmek için ruhun görüntüsünün düzgün ve parlak olması gerekir. Bu tesbiti takiben bir de kişiliğin bakımı ya da muayenesi vardır . Bakım ve onarım şekilleri de farklıdır elbet. Nasıl ki camı silerken kırılganlığına göre güç kullanıyorsak , bu temizlik zamanları da böyledir. Herşeyden önce  bir yoklamak gerek sağlam mı değil mi , sonra görmek gerek ayna mı değil mi diye. Eğer camsa iki taraflı temizlik gerekir.

Elbette bir evi hiç kullanmasak bile camın içerisi tozla ; dışarısı da yağmur rüzgar gibi dış etkenlerden dolayı oluşan iz kalıntılarıyla kirlenir.ayna görünümlü insanlar içi doldurulmuş peluş oyuncaklar gibidir. Camın arkası ne kadar sırlanırsa , o kadar net gösterir görüntüyü... Etkiniz kadar tepki aldığınız sert , parlak ve kendini göstermeyen kişilikler de vardır. Bir de umutsuz vakk'a penceresi olmayan kişiler vardır. Harabe eve giren , çıkan , pisleten , zarar veren belirsizdir.Sahip çıkılmadıkça bir kişiliğin geleceği de yıkılıp yenisinin yapılmasıyla muhtemeldir. 

Zengin , köklü ve parlak kişiliklere sahip olmamız dileğiyle...
                                                                                                                   Sefa Avcı

Ustalık ve üstadlık üzerine

Standard


Ustalık elindeki materyalleri , bilgisiyle doğru şekilde kullanana denir.
Fakat söz ustalığında durum farklıdır. Belirli birikimle kalbini , gözünü , beynini harmanlaman gerekir. Elindeki malzeme 29 harftir ve harfleri gruplayarak oluşturulan paragrafları kelimelere indirgeyebilenlere üstad denir.

 Ustanın kazancı karnını doyurur , üstadın kazancı ise kalbini… tek derdi yaptıklarının anlaşıldığını hissetmektir . karşılıksızdır müşterisine emeği. Öyle ki her şeyden önce , yorum bile yapmadan önce anladığınızın işareti olan mimikleriniz bile , aldığınız emeğin üstüne ‘ilgilendiğiniz ve beğendiğiniz için can-ı gönülden teşekkür ederim’ minnettarlığı kazandırır size…
Candır üstad. Biyolojik görevi yetersiz kalır onu anlatmaya , ruhundaki fazlalıkla insandır o.Hayata sımsıkı bağlanır kelimeleriyle.


Öyle bağlanır ki , gerçeklerin acısıyla normal koşullardan önce olgunlaşan bi bitkidir o.
Ekosistemde çok önemli bir yere sahiptir ama buna rağmen sürekli hırpalanır hayatında. En ufak güneşte çiçek açacak kadar da güvenir doğaya…
Her canlıya önem verir o , camdandır kalbi , en ufak sözde kırılır.
Fazla kimseye ihtiyacıda yoktur , farkını fark ettikten sonra ilişkilerin gereksiz olduğunu değilde yalnızlık zamanlarında kendi kendine muhtaç olduğu düşüncesini savunur.
Doğaya ayak uydurmak zorunda hissetmez kendini , ruhu zaten doğayla bir bütündür , güneşle dans eder , yağmurla arındırır ruhundaki hüzünleri.
Dünyayı öyle bir düşünür ki , eylemi gerçekleştirirken dünyadan soyutlar kendini.
Ve ben… her zaman görebildiklerimi yazarım… ve henüz kapının anahtar deliğinden bakıyorum , içerisi nasıl yorumlanır bilemem…                                                                       
                                                                                                                                                  Sefa Avcı

‘Aman’ ve ‘ama’ ya dair…

Standard

Aman’ şeytanın oyunlarından biridir.

Melekler bu oyuna düşmeyelim diye bir düşünceyle gelir ve şeytan insan aklına öyle bi girer ki , inancı zayıf olan insan meleği ‘melek kılığına girmiş şeytan’ olarak algılar ve tam aksine şeytanın tuzağına düşer.

Netice büyük değilse şeytan oyununu hiç bitirmez .hayatta çoğu olaylar böyledir. Kazalar , başarısızlıklar , kötü alışkanlıklar , ihanetler , büyük kayıplar , büyük ruhani çöküşler…

İnsanın aklı gerçekten başındayken hiç yapmayacağı , asla yapmak istemeyeceği ihmallerin sonuçlarıdır bunlar . ‘aman’ düşüncesiyle beyine girer ve kaleyi içten fetheder.

Hiçbir organ emirde değildir artık , şeytanın menfaatleri bedenden çok ruha işlemeye çalışır çünkü ruh sürekli bedendedir ve beden dinlense bile ruh yaşam boyunca görevdedir.

Ruhuna şeytan karışırsa , manevi kalıntıyı temizlemek yine maneviyatla muhtemeldir. Büyük tehlike , ruhtaki ‘çok küçük detaylar olduğu için farkına varılamayan’ aman düşünceleridir. Bu büyük tehlikeyi önleyebilme gücüne irade kavramı karşılık gelir.

Şeytan elbette iradesizle uğraşacak kadar alçaktır , ezeli düşmanı hep iradelilerdir fakat irade ruhu görünmeyen bi kalkan gibi koruduğundan iradeli insan şeytanın vesvesesini sinek vızıltısı gibi algılar ve asla umursamaz.

Şeytanın , arkasını bin bir vaatle doldurmuş gibi gösterdiği düşüncelerin elbet birde yıkılışı vardır. bu  oyunlara düşenlerin hiç sevmediği kısımdır ‘aman’ dan sonra ‘ama’ yı yaşamak.

Ruhu oluşturan tüm değerlerin yıkımıdır işte bu. Şeytanın emanetine ihanetinden , çıkmayan kara bi leke bulaşır insanın ruhuna. Ve o kadar acizdir ki şeytan , hep o lekeden bulaşmaya çalışır iradesizlerin kanına…

Sefa Avcı